12 Nisan 2014 Cumartesi

Kızıma Mektup

Canım Kızım Zelal Mina,
40 haftadır aynı bedende yaşıyoruz. Hamileliğim süresince seni hem fiziksel hem de psikolojik olarak korumakla sorumluydum. 40 haftadır  elimden geldiğince seninle konuşmaya, sağlıklı beslenmeye ve bol bol yürüyüş yaparak sağlıklı bir anne olmaya çalıştım. Tanıştığımızda göreceksin sağlıklı beslenme ve yaşama işini oldukça ciddiye alıyorum. Yaşadığımız ülkede can sıkıcı çook gelişmeler olduğu için zaman zaman moral bozuklukları yaşadım ve seni fiziksel koruma konusundaki başarım psikolojik korumada biraz yetersiz oldu diyebilirim. Dünya ile tanıştığında sende göreceksin ki en güvenli ve huzurlu yer anne rahmi.  Canım kızım dünya çok karmaşık ve haksızlıklarla dolu bir yer bu durum ister istemez ruh halimize yansıyor.  Ama merak etme ben, baban ,abin ve diğer tüm sevdiklerimiz hayatın tüm karamsarlıkları ile baş etme konusunda seninle  pratik taktiklerimizi paylaşacağız çünkü hepimiz aynı yollardan geçtik. Sen sadece hep hayat dolu, umutlu, dürüst ve güçlü ol gerisi çok kolay olacak göreceksin.

Yaşam hakkında sana sunulanlara  karşı  hep düşün ve sorgula kızım. Biz güvendiğin en yakınların dahil anlatılanlarımızı hemen kabul etmek yerine araştır ve emek vererek ulaş bilgiye. Çünkü dünyada emekle elde edilen şeylerin keyfi bambaşkadır kızım. Hata yapma hakkını da kullan çünkü hatalarımız bize daha güçlü olmayı öğretir.

Nasıl bir görüntün olacak bana mı babana mı benzeyeceksin çok merak ediyorum. Sürekli abin gibi sağlıklı bir bebek olarak dünyaya gelmen için dua ediyorum. Ama eğer bir şekilde mücadele etmemiz gereken bir sağlık sorunu ile gelirsen bilmeni isterim ki sana olan derin sevgimiz ve kocaman ailemizle bununla savaşacak gücümüz var. Yeter ki sen kendinle barışık ol çünkü biz ne olursa olsun seni her halinle zaten çok seveceğiz.



Sevgili kızım 40 hafta boyunca iş yaşamımdan kaynaklanan uzun seyahatlerim ve hızlı bir tempom oldu. Tüm bu karmakarışıklığın içinde sen sabırla karnımda duruma hep uyum sağladığın ve vaktinden önce gelmediğin için sana çok teşekkür ederim. Senin bütün bu tutunma çaban ve direnme gücün seninle daha tanışmadan beni  mizacın konusunda çok heyecanlandırıyor. Artık sona yaklaştık hepimiz senden bahsediyor geldiğinde yapacaklarımızı planlıyoruz. Özellikle abin daha şimdiden oyuncaklarını seninle paylaşmaya hazırlanıyor. Kıyafetlerine ve odana karşı fazlasıyla ilgi gösteriyor. Kardeşi olacağı için çok mutlu. Ayrıca biz senin adına ona bir bisiklet aldık. Tanıştığınızda bu armağanı ona getirdiğin için eminim gönlünde derin bir yerin olacak :)

Sevgili kızım mektubumu noktalarken bizi daha fazla bekletmemeni rica edeceğim. Tamam biliyorum çok değil sadece  10 kilo aldım beni çok zorlamadın ama artık seni karnımda değil kucağımda taşımak istiyorum. Kokunu, yüzünü ve seni heyecanla bekliyorum.                       

                                                                      Annen



                                                                                                                                                                                                     

9 Mart 2014 Pazar

EkoPsikoloji


Kışı yaşamadan bahar geldi. Yeterince üşümedik. Hava karla toprak yağmurla yenilenip beslenmeden doğa bahar vakti dedi. Dünya ikliminde önemli olumsuz değişimlerin yaşanması yeni değil ancak bu kış doğadaki dengenin fazlasıyla bozulduğu herkesçe anlaşıldı. Peki insanın küresel ısınmada, doğamızın değişmesinde, bozulmasında, kirlenmesinde  suçu  var mı? Ya da günümüz insanının kendini mutsuz, yalnız, stresli hissetmesinde doğadan kopmasının, doğaya yabancılaşmasının rolü var mı? Ekolojik değişimler mi insanı etkiler insan mı ekolojik değişikliklere neden olur? Bu ve benzer soruların cevabını araştıran Ekopsikoloji  insan ve doğanın güçlü ilişkisini karşılıklı etkileşimi ile ele alıyor. Ekoloji ve psikoloji gibi iki önemli bilimin birleşiminden doğan Ekopsikolojinin hedefi insanda başlangıçta varolan ancak zamanla kaybettiği ana rahmi huzurunu bulacağı doğaya dönüşümünün bilgisini uyandırmak, kendi öz yurdu doğadan kopan insanın yabancılaşmasını iyileştirmek, insanın doğuştan sahip olduğu(ekolojik bilinçdışında)doğa ve insan bağını güçlendirmektir.


Ekopsikolojiye kısa bir ara verip günümüz modern insanının doğadan kopma serüvenine şöyle bir bakalım.

·         Doğadan giderek uzaklaşan insan önce yaşam alanlarını değiştirdi. Kerpiç, taş, toprak, tahta evlerini terk ederek betondan kutular içinde kimseyi tanımadığı apartmanlarda yaşamayı seçti. Evlerimizin ruhumuzun aynası olduğu bilgisini unutarak evini kimyasal boyalı halılar, sentetik duvar boyaları, nefes almayan pencereler , zehir saçan teknolojik aletler anısı, manası, bereketi olmayan pek çok aksesuarla süsledi.

·         Ardından  doğa içinde birlikte yaşadığı hayvanlardan uzaklaştı. Evreni paylaştığı hayvanları sadece belgesellerde, hayvanat bahçelerinde görecek hale geldi. Dahası bu hayvanlardan korkmak, kokularından ya da görüntülerinden tiksinmek gibi bir yabancılaşma içine girdi.

·        Bir başka kopma toprak ve bitkilerle yaşandı. Kalabalık beton yığınlarından oluşan şehirlerde göstermelik yeşil alanlarda, hafta sonu gidebildiği az sayıda ormanda ya da evinde yetiştirdiği küçük saksılarla toprağa ve bitkiye özlemini gidermeye çalıştı.

·         Modern şehirli insan, beslenirken sadece mideyi doldurdu beslenme nimet ilişkisini, ruhuda doyurması gerektiğini unuttu. Üretimi tohumdan gübreye sorunlu, katkılı organik olmayan sebze ve meyveleri bütün gün kapalı ve floresan ışıkları altında beklemiş marketlerden edindi. Et, süt,yumurta, balık, bal gibi hayvansal ürünleri tüketirken üretiminde bu hayvanlara yapılan eziyetler ve bu eziyetler sonucunda acı çekmiş, ruhları hastalanmış canlılardan olmasını normal gördü.

·        Kendini güzelleştirmek için zararlı kozmetikler, kimyasallı giysiler seçerken evini temizlemek için kendisine zarar veren doğayı ise kirleten temizlik malzemeleri (çamaşır suları, yağ ve kireç çözücüler,yumuşatıcılar v.s.) seçti.

Tüm bunlar günümüz insanın doğadan uzaklaşmakla kalmayıp doğaya  zarar vermeye başladığını da gösteriyor. Ekopsikoloji  bu durumun  kendi ruhsal dünyamıza da zarar verdiğini, özellikle kalabalık şehirlerde görülen ve stresin artmasıyla ilişkili olan depresyon, anksiyete, panik atak gibi psikolojik sorunların temel nedeninin doğadan kopmuş yaşantılarımız ve  doğaya karşı acımasız tavrımız olduğunu söylüyor. Ekopsikoloji bu konudaki görüşlerini ayrıca antropolog Desmond Morris in 1980 yılında yayınlanmış ’İnsanat Bahçesi’ isimli kitabındaki bilgiler ışığında da yineliyor. Morris  kitabında doğal yaşamlarından koparılıp hayvanat bahçesine konan sağlıklı vahşi hayvanlarda zaman içerisinde kanser, ülser, depresyon, kolesterol, ,tansiyon , dolaşım bozuklukları gibi bazı sağlık sorunları  olduğunu söylüyor. Ve doğadan uzaklaşan hayvanların başına gelen bu durumun insanlar içinde geçerli olduğunu vurguluyor.

Ekopsikoloji insanın hava, su, toprak, diğer canlılar, gelecek nesiller ve kendi ruhsal dünyası için doğaya ve doğala dönüşünü en kısa zamanda yapması gerektiğinin altını çiziyor. Ayrıca insanın hem  sağlıklı fiziksel ve  psikolojik yapısı  hem ekolojik yaşanabilir dünya için tabiatla tekrar bütünleşmesinin yollarını  öneriyor.

Türkiye de pek bilinmeyen ekopsikoloji dünyanın pek çok ülkesinde önemli araştırmacılar ve halk tarafından oldukça ilgi görüyor.Bu alanda çalışan ekopsikologlar şehirin insanlara bencilliği öğrettiğini hayat hiyerarşisinde insanin kendini ruhu olan tek canlı olarak en tepede  gördüğünü  ve diğer tüm canlıları kendisine hizmet  için yaratılmışlar olarak algıladıklarını belirtiyor. Oysa doğanın ritminden ve öğretilerinden uzaklaşarak kendi köklerini kesen insan ayrıca maddi ve ruhsal anlamda kendisini besleyen ekosisteme  zarar verirken şiddetli bir yalnızlık ve boşluk duygusuyla baş başa kalıyor.

Ekopsikologlar mutluluğu şehirde, zenginlikte,teknolojide, tüketimde aramanın bir kriz olduğunu bundan kurtulmanın ise ancak hep daha fazlasını istemekten vazgeçerek doğanın döngüsüne uyumlu yaşayarak mümkün olduğunu söylüyorlar. Ekopsikologların önemli bir çoğunluğu terapilerini doğanın içinde, açık alanlarda, ormanlarda, kamplarda gerçekleştiriyor.  Bir kısmı ise doğal dekorlara sahip  ve doğaya ait özel aksesuarların olduğu ofislerinde yapıyorlar.


Ekopsikolojinin 8 özelliği

"Dünyanın Sesi" isimli kitabında Theodore Roszak, Ekopisikolojiyi sekiz özelliği ile şöyle özetliyor:

  • Zihnin temelinde ekolojik bilinçdışı yatar; yani her insan doğuştan doğaya dair bir bilince sahiptir.
  •  Ekolojik bilinçdışının içeriğinde, kozmik evrimin, tarihin ilk zamanlarına kadar uzanan kaydı bulunur.
  • Ekopsikolojinin amacı, insanın ekolojik bilinçdışında bulunan ve doğuştan sahip olduğu, doğa ve insanın karşılıklı ilişkisine dair bilgiyi uyandırmaktır.
  • İnsan gelişiminin hayati aşaması çocukluk dönemidir. Ekopsikoloji çocuğun henüz unutmadığı çevresel bilinci yetişkinlerde de uyandırmayı amaçlar. Çocukta bu bilincin gelişmesi içinse doğayla ilgili hikâyeler, masallar, ninniler çok önemlidir.
  • Ekolojik egonun gelişmesiyle insan, doğaya ve diğer insanlara karşı ahlaki bir sorumluluk duygusuna sahip olur. Ekopsikoloji bu sorumluluk duygusunun sosyal ilişkilerde ve politik kararlarda söz sahibi olmasını amaçlar.
  • Ekopsikolojinin en önemli terapilerinden birisi, doğayı bir yabancı gibi gören ve ona hükmetmeye çalışan, politik gücün de kaynağı olan "eril" karakter özelliklerini yeniden ele almak ve düzeltmektir.
  • Ekopsikoloji sanayi kültürünün yıkıcılığını sorgular. Ancak bunu yaparken hayatımızı kolaylaştıran teknolojiye karşı değildir. Bu anlamda ekopsikoloji antı-endüstriyel değil, post-endüstriyeldir.
  • Dünyanın ve kişinin iyiliği arasında "sinerjik" bir etkileşim vardır. Bu yüzden dünyanın ihtiyaçları insanın da ihtiyaçlarıdır; insanın hakları, dünyanın da haklarıdır.

 Geç olmadan hem kendimiz ve sonraki kuşaklar için hem de sağlıklı ekolojik bir dünya için uyuştuğumuz bu ruh halinden uyanmamız umuduyla..

2 Mart 2014 Pazar

Zor Bir Hamilelik



Yeniden anne oluyorum.Kızım olacak. Her şey ne kadar güzel çok mutluyum. Ama o da ne bir garip hamilelik bu. İlk hamileliğimde sürekli uyumak istemek dışında hayatımda pek bir değişiklik olmamış kendimi doğum yapacağım ana kadar çok hafif çok rahat ve özgür hissetmiştim. Ancak hamileliğimin 9.haftasından beri çok ciddi yorgunluk, dayanılmaz düzeyde mide bulantıları yaşıyorum. Özellikle sabahları uyanır uyanmaz başlayan bulantıları çubuk kraker ve leblebi ile kısa süreliğine bastırabiliyorum. Su ve çay gibi sıvı içecekler bulantımı arttırıyor kokulardan inanılmaz rahatsız oluyorum. Doktorum önümüzdeki birkaç hafta daha böyle süreceğini eğer istersem ilaç yazabileceğini söylese de ben bulantılarımı leblebi ve çubuk krakerle bastırarak bu zorlu bir kaç haftayı atlatmayı planlıyorum.
Bu arada ailemden ve arkadaşlarımdan ikinci hamilelik şikayetlerimi bebeğimin cinsiyetine bağlayanlar oldu. Yaşadıklarım toplumda hamilelikte bebeğin cinsiyetinin annenin yüzüne, karın şekline, bedensel şikayetlerine etkisi olduğuna  dair ne kadar çok yanlış bilgilerle dolu olduğunu gösterdi. Bu yanlış bilgilerin hiçbir bilimsel temeli olmadığı gibi internette rastladığım bazı bilimsel çalışmalar bambaşka şeylerden bahsediyordu. Örneğin bazı çalışmalar özellikle annelerdeki bulantı başta olmak üzere bedensel şikayetlerinin birçoğunun psikolojik olduğunu söylüyordu. Evet bende pek çok kadının hamilelik sürecini eşleri ve aileleri için  abartılı istekler ve aşırı ilgi bekleyen tavırlarla kabusa çevirdiklerini kabul ediyordum. Ancak mide bulantılarım gerçekten psikolojik olabilir miydi?  Elbette insanın ruh halinin bedenine olumlu ve olumsuz yansımaları vardı. Ama bir psikolog olarak durup düşündüğümde , hamileliklerim arasındaki duygusal durumumu, gebelik planlarımın düşünsel ve bedensel hazırlıklarını, çevresel faktörleri hiçbir fark göremiyordum. Yani şikayetlerim psikolojik kökenli değildi.  Bundan emindim. 15. Haftadan itibaren bulantı şikayetlerim azalarak kayboldu. Ancak hemen ardından  yeni şikayetlerim olmaya başladı. Sırt ağrılarım, aşırı yorgunluk hislerim bu hamileliğimin zorlu geçmeye devam edeceğinin işaretleri oldu. Neredeyse 30. haftaya kadar devam eden fiziksel şikayetlerim uyku düzenimi bozdu ve aktivitelerimi sınırladı. Hatta yürüyüşlerimi bu şikayetlerim nedeniyle hep kısa tutmak zorunda kaldım. Ancak hamileliğimin 33. haftasına  girdiğim şu günlerde işim nedeniyle Azad Taha'dan uzak, ev işlerinden uzak günler geçiriyom. Kızım gelmeden oğlumla baş başa geçireceğimiz bu son haftaları ayrı geçirmemiz beni duygusal olarak olumsuz etkilese de fiziksel şikayetlerimi tamamen azalttı. Yani oğlumdan uzak geçen bu günler  aynı zamanda beni yormayan, enerji gerektirmeyen günler olduğu için bedenim adeta dinlenmiş oldu şikayetlerim yok oldu. Başlangıçtaki bulantılarımın nedenini ve çözümünü bulamamış olsamda bel ağrısı ve yorgunluk şikayetlerimin kaynağının Azad Taha ile ilgilenmek, onunla oynamak, gece onun için kalkmak, ev işleri gibi enerji gerektiren şeyler çözümünün ise bol bol dinlenmek olduğunu anlamış oldum.  Son olarak her bebeğin farklı gelişmesi olduğu gibi her hamileliğinde kendine özgü kolaylıkları ve zorlukları olduğunu deneyimlemiş oldum.

24 Şubat 2014 Pazartesi

Kızım Olacak :)

İkinci kez anne olacağımın ilk işaretini kuzenimle memleketimde, kesin olduğunu ise Mustafa ile doktordan öğrendik. Bu güzel haberi öğrendiğimden beri  içimde kelebekler kafilesi uçuşuyormuş gibi hisler var. Kocaman bir aile olacağız ve çok mutluyuz. Mustafa ile Azad Taha ya bir kardeşi olacağını söylediğimizde hiç özel bir tepki vermedi. Arkadaş kavramını biliyor ama kardeş tam olarak ne demek henüz bilmiyordu. Sevdiklerimize bu güzel haberi ‘benim bir kardeşim olacak’ ve ‘ben abi olacağım’ şeklinde oğlum versin istedik. Böylece oğlumu bu sürece hazırlamaya başlamak istedik.

Yeniden anne olacağım ve bir oğlum olduğu için ikinci bebeğimin kız olmasını çok arzuluyorum. Yepyeni şeyler öğreneceğim bu ikinci kez anne olma serüvenimde Mustafa oğlum ve birde kızımla yoluma devam etmek istiyorum. Her gece sağlıklı bir kız bebek dualarımı yapıp uyuyordum. Mustafa ise sağlıklı olsun fark etmez diyordu yine. Bu hamileliğimde bebeğimin cinsiyetini öğrenmek daha uzun sürdü  19. haftaya gelmiştim ve doktor kontrolünde kızım olacağını öğrendim.  Sonuç beni çok mutlu etti dualarım kabul olmuştu. İkinci kez anne olacağım ve kızım olacak. 

İlkbahar oğlum olacağını müjdelemişti bana. Sonbahar ise kızım olacağını haber verdi.Teşekkürler Allahım teşekkürler teşekkürler...

İkinci Kez Anne Olmayı İstemek. Neden?

30 aydır bir kaşifle birlikteyim onunla her şeye yeniden bakmayı her şeyi yeniden tatmayı sabrı ve heyecanı yaşıyorum. Peki hiç yorulmuyor muyum? Hiç sıkılmıyor muyum? Hiç enerjisiz kalmıyor muyum? Tabiyki anne olmanın zor, bunaltıcı, çoğu zamanda yorucu tarafları da var. Ama zevkli tarafları hızlıca kapatıveriyor sıkıntılı yanlarını. Bir gülüşü, bir sorusu,  bir seslenişi , uykudaki oyundaki halleri öyle eğlenceli ki bir masal kahramanına  eşlik etmek gibi serüvende  hissi veriyor insana. 

Bu güne kadar yaşadığım tüm güzelliklere rağmen bu karmaşık, dünyaya hele hele de ekonominin, eğitim sisteminin, sağlık hizmetlerinin, özgürce yaşamanın problemli olduğu bir ülkede, Türkiye de ikinci bir çocuk daha dünyaya getirmek cidden zor bir karar.

Öte yandan kalabalık bir ailede büyümüş biri olarak kardeşlerimin varlığı beni daha iyi daha mutlu ve daha güçlü hissettirdi hep. Ablalarım ve abilerimin varlığı, destekleri annem ve babamla aramızda yaş farkından kaynaklanan uzaklığı hem yakınlaştırdı hemde bambaşka ilişkilere kapı açtı. En küçük ve maceracı abim Burhan sayesinde hayata karşı cesur ve korkusuz olmayı, en küçük ablam Yüksel sayesinde ise duygusal dünyamı daha renkli ifade etmeyi öğrendim. Ama asıl evimizin en küçüğü kız kardeşimin ailemize tekne kazıntısı olarak katılması ile  kıskançlıkla baş etmeyi, ablalık yapmayı, korumayı, sorumluluk almayı ve en sevdiğim evcilik oyun arkadaşımı sevmeyi öğrendim. Kısacası büyük bir ailede büyümüş olmak ve en yakın dostum olan kız kardeşim ile harika ilişkim ikinci kez anne olmak istememe de çok etkili oldu. Mustafa’nın da kalabalık bir ailesi var ve oda büyük bir aile olmamamızın bizi daha da mutlu edeceğine Azad Taha’nın kardeşinin olmasının onun duygusal ve sosyal dünyasını  zenginleştireceğine inanıyor.

Hal böyleyken teoride ikinci kez anne olmaya  hazırdım. Ancak hala kafamda ve kalbimde soru işaretleri vardı. İki çocuk arasında kaç yaş olması ideal olurdu? Daha fazla enerji gerektirecek iki çocuklu anne olmaya gücüm var mıydı?  Azad Taha’ ya ayırdığımız zaman ve ilgide azalma olabilir miydi? Oğlum çok kıskanıp üzülecek miydi?  Sosyal yaşamım iyice sınırlanacak mıydı? İki çocuk olunca ekoloji diye diye uçuşa geçer miydim? Bir yandan bu sorulara cevap arıyordum bir yandan büyük bir aile olacağımız hayalini kurmaktan kendimi alamıyordum.

Bu düşüncelerin aklımdan geçtiği günlerde Azad Taha 2 yaşındaydı.  Bir psikolog olarak ilk çocuktan sonra  ikinci çocuk için 2- 4 yılın uygun olabileceğini biliyordum. Bedenimi sağlıklı ve yeniden anne olmaya hazır da hissediyordum. Düşüncelerim, bedenim, ruhum yeniden anne olmaya hazırdı. Az da olsa annelik tecrübelerime de güvenerek yeniden sağlıklı ve özel bir bebek için dua etmeye başladım.





21 Şubat 2014 Cuma

Oğlumdan Öğrendiklerim

Oğlumdan öğrendiklerim uzun bir liste yapılacak kadar fazla. Daha anne olmaya karar verdiğim ilk anlarda başlayan bu öğrenme süreci hala tüm heyecan vericiliği ile sürüyor.



 

Anne olmaya karar verdiğimde
-Tüm olumsuz düşüncelerimden arınmaya çalışmayı
-Bedenime aldığım besin görünümlü yiyecekleri ve zararlı alışkanlıklarımı terk etmem gerektiğini



Hamile olduğumu öğrendiğimde
-Heyecandan ayaklarımın yeri hissetmediğini
-Allah'a yaklaştığımı ve yaşamı biraz daha derinden hissetmek istediğimi
-Uykunun, sağlıklı beslenmenin ve dinlenmenin önemini
-Düzenli yürüyüşlere başlamayı
-İnsanlar, hayvanlar ve doğa için duyarlı olmanın yetmediğini onlar için mücadele etmek gerektiğini
-Daha çok okumayı, daha çok dinlemeyi ve daha çok anlamayı
-''Ya engelli bir bebeğim olursa'' kaygıları ve kabusları ile baş etmenin zorluğunu
-Her hamilenin çok kilo almayacağını
-Bulantı problemi olmayan ve iştahı iyi bir hamile olarak kokulardan ve tatlardan inanılmaz haz aldığımı
-Toplumumuzda hamilelere ayrıcalık ve sempatinin olduğunu
-Ailemi ve dostlarımı ''ben sadece hamileyim hasta değilim'' diye sık sık uyarmak zorunda kaldığımı 

 


Doğum sırasında
-Çok güçlü ve cesur bir kadın olduğumu
-Hayatımdaki en mucizevi deneyimi yaşadığımı
-Doğumhane kapısında aile ve arkadaşların, doğum sırasında eşin, kulakta ve yürekte duanın önemini 
-Doğal doğum için direnmeye değdiğini





0-6 ay 
-Dünyadaki en eşsiz kokusunun bebeğinizin kokusu olduğunu
-Lohusa psikolojisinin zor ya da kolay geçmesinin eş, aile, dost desteği ile ilişkili olduğunu
-Uykusuz gecelere ve yorgun gündüzlere alışmayı
-Kolik (Gaz Sancısı) denen baş belası ile mücadeleyi
-Kısa süren gülümsemelerden çığlıklı gülücüklere uzanan gelişmeleri
-Emme sonrası kusmalarla kirlenen nevresimler, halılar, koltuklar misafir omuzlarını dert etmemeyi
- İlk banyosundan 40. banyosuna kadar kazanılan tutma, çevirme, yıkama ve eğlenme aşamalarını
-Uyaranlara gösterdiği tepkileri ile bilişsel gelişimini izlemeyi 



6-12 ay
-Ek gıdaya geçişle babanın da beslenmeye dahil olmasını 
-Dişlerin çıkışı ile güçlenen ısırıklarını
-Oturma, emekleme, tutunma, yürüme gayret ve heyecanlarını
-Oyuncak, kanguru, yürüteç, biberon, emzik v.s ürünler üzerine günler süren titiz araştırmalar, en doğrusu hangisi ikilemlerini
-Gülücükler saçtığı ''ce'' oyunun artık ona yetmediğini


1-2 yaş
-İlk adımların zaferini
-ilk sözcüklerin heyecanını
-Masallara ve ninnilere artan ilgisini 
-Teknoloji ( TV, Bilgisayar, Telefon) ile erken tanışmasını engellemeyi
-Oyun seçimleri ile bizi büyüttüğünü
-Zararlı gıdalardan(cips, çikolata, bisküvi, meyveli yoğurt ve sütler, paket meyve suları ) uzak tutmanın zorluklarını
-Yüzerken, koşarken, toprağa ve hayvanlara dokunurken, yeni insanlarla tanışırken ki heyecanıyla unuttuğumuz keşfetmeyi 


                                 
2-3 yaş
-Sütten kesmede istikrarın gerekliliğini
-Bakıcı mı Kreş mi ikileminden nasıl çıkacağımı    
-Tuvalet alışkanlığı kazandırmada sabrın önemini
-Oyuncak almanın değil oyuncak yapmanın hayal gücümüzü nasıl zenginleştirdiğini 
-Çocuğu eve göre düzenlemekten çok evi çocuğa göre düzenlemenin önemini 
                                                                                                 
                                   
                                                               
                                                                     Oğlumdan öğrendim...                        

20 Şubat 2014 Perşembe

Bebeklerde oda ayırma

Anne babalar bebeklerinin ihtiyaçlarını anında karşılamak, bebeklerini daha rahat kontrol edebilmek, uykudan uzaklaşmamak için bebeklerini uzun süre yatak odalarında misafir ederler. Durumu abartıp bebeklerini kendi yataklarında yatıranlar ve son olarak babayı salon koltuklarına mecbur bırakan çiftlerde çoğunluktadır. Doğum öncesi hevesle alınan bebek odaları ya sadece gündüz kullanılır ya da fotoğraflarda şık dekorlar olarak kalır. Çünkü hem bebek hem anne aynı odayı paylaşmaya fazlasıyla alışmıştır.  Aylar geçer bebek büyür artık anne babaların karşısında oda ayırmaya direnen bir çocuk vardır. İşler bu noktaya geldiğinde ise mutsuz bir çift ve bağımlı bir çocuk tablosu kaçınılmaz olur. Bebekle aynı odada olmanın getirdiği rahatlığı düşünerek odasını ayırmayı biraz daha büyümesi için ertelemek çok hatalı olabileceği gibi sonrası için çok da zor olacaktır. Bir psikolog anne olarak oda ayırmada tıpkı diğer konularda olduğu gibi her çocuk için katı ve standart kuralları reddettiğimi söylemekle birlikte 6. ayını doldurmuş bebeklerin evin fiziksel özellikleri de uygunsa oda ayırmaya hazırlanabileceğine inanıyorum. Bazı uzmanlar bebek yürümeye başlamışsa, sütten kesilmişse gibi kriterler önerebiliyorlar. Ancak yaygın görüş 6 ay ile 1,5 yaş aralığını geçmemek olduğudur.





Ben oğlumu 13 aylıkken farklı odada uyutmaya başlayabildim. Aslında oğlum çok daha öncesinde oda değişikliğine hazır olduğunu hissettiriyordu ancak yatak odamıza yakın ve çocuk odası yapılacak odaya sahip bir eve geçmemiz Azad Taha’nın 13 aylık olduğu bir zamana denk geldi. Zor bir süreç olmadı çünkü babasıyla birlikte şu yolları izleyerek oğluma odasını ve yatağını sevdirmeye çalıştık.
 
  • Oğlum için eğlenceli bir oda seçip hazırladık.(Doğum öncesi sadece portatif bir yatak almıştım)
  • Odasında oyunlar oynayıp bolca vakit geçiriyorduk.
  • Tüm uykuya hazırlık ritüellerimizi odasında yapmaya başladık.
  • O uyurken yanında oluyorduk.
  • Hikaye okuyarak ya da ninni söyleyerek uykuya geçişini sağlıyorduk.

Azad Taha şimdi 30 aylık odasında sorunsuz uyuyor ve ben hala bizim odamızda kaldığı zamanlarda başladığım ‘’gece üstünü açmıştır’’ kaygımla kontrollerimden vazgeçememiş bir anneyim. Ayrıca babası da bende zaman zaman sabahları seyrek olarak da geceleri bizim odamıza yaptığı sürpriz ziyaretlere tolerans göstererek farklı odalarda uyusak bile hep onun yakınında olduğumuzu hissettiriyoruz. 

31 Ocak 2014 Cuma

Ağlamaca :))


 Azad Taha anne arkadaşlarım ve danışanlarımın yakınmalarından anladığım kadarı ile çok ağlayan ve mızmızlanan bir bebek değilmiş.
 Gaz sancıları sırasındaki ağlama krizlerini saymazsak genelde mutlu bir bebekti. Ama nadirde olsa ağladığında çok komik oluyordu ve annesi bu anları kaçırmayıp fotograflaştırdı :))





















30 Ocak 2014 Perşembe

Anadolu'dan And Dağlarına Ekofeminizm

And dağlarındaki Bolivyalı yerli kadının bitkilerle iyileştirmesinden, Anadolu'da sandığında tohum saklayan ninelerimizden öğreneceklerimize kadar çok sesli ve çok kültürlü bir kadın ve ekoloji kitabı çıktı! Yeni İnsan Yayınevi'nin Haziran 2010'da yayımladığı Kadınlar Ekolojik Dönüşümde, Türkiye'nin ilk ekofeminist kitaplarından.
 


Bu kitapta ekofeminist teori değil, Türkiyeli kadının ekolojik dönüşümdeki çabası dahil Avustralya, Bolivya, Hindistan, Aotearoa/Yeni Zelanda, Afrika ve Güney Asya dahil olmak üzere kadınların ekolojik uğraşları ve düşünceleri var. Çünkü doğrudan söz paylaşımının bizlere çok şeyler katacağına inandık.
Ekolojik dönüşümün kapsamını yalnızca çiçek, böcek ve kelebekten ibaret görmediğimiz için aktivist kadınların yanı sıra çizgi ve düşünce üretenlere de yer verdik. Kadının insan haklarından ekososyalist feminizme, antropolojik ve biyolojik olarak kadının duruşuna kadar uzanıyoruz. Kitaba katkı sağlayanlar arasında ekolojik harekete yıllardır emek verenler olduğu kadar feminizmin 'f' siyle bu kitapla tanışanlarımız var. Bunu özellikle böyle istedik.
 
Neden ekofeminizm?
Erkek egemen toplum ile endüstriyel kapitalizm arasında doğrudan bir bağlantı olduğuna inanıyoruz. Doğaya tahakküm edip onu 'uysallaştıran' patriyarkal bakış açısı kadının da (Avustralyalı feminist yayınevi yöneticilerinden Susan Hawtorn'un kitabımızda değindiği gibi) 'vahşi doğasını' ıslah etme yoluna gitti. Doğayı bir kaynak deposu olarak gören kapitalizm ve erkek egemen toplum aynı zamanda doğayı yok ediyor.
Oysa avcı-derleyici toplumdan itibaren kadının bitkiler, toprak ve tohuma ilişkin biriktirdiği bilgelik kuşaktan kuşağa geçecek kadar önemli. Tarımda kadın emeğinin yüzde 70-80 arasında olduğu düşünülürse küresel kapitalizmin bu deneyim ve bilgi birikimini hiçe saydığı açıktır. Daha önce kendine yeten geleneksel tarım işletmeciliğiyle geçinip giden kırsal kesim bugün tüm dünyada yok ediliyor.
Yine kitabımızda yer verdiğimiz gibi Güney Asyalı kadınlar tarımı bir işletmecilik (agribusiness) şeklinde gören küresel kapitalizme 2008 yılı Dünya Kadınlar Günü'nde yayınladıkları deklarasyonla meydan okuyorlar.
Endüstriyalizm yiyeceklerimizi  pazara sunduğu kimyasal tarım ilaçlarıyla 1930'lardan bu yana zehirlemeye devam ediyor. Eğer kadın; tarım arazilerinin ve asırlık yağmur ormanlarının yok edilmesini durdurmak için kendini buldozerin önüne korkusuzca atabiliyor ve yurdumuzda olduğu gibi derelerin ve nehirlerin özelleştirilmesine karşı aylarca su nöbeti tutuyorsa bunun bir nedeni olmalı. Çünkü o değerler yok edildiğinde ekmek teknesinin boş kalacağını biliyor.
 
Kitabın genel içeriğinde 'kadın doğası gereği doğaldır ve doğaya daha yakındır' gibi saptamalardan kaçındık.  Çünkü biyolojik determinizmin bizi bir yere götürmeyeceğini biliyoruz. Kadın-erkek iş bölümü nasıl toplum tarafından şekillendirildiyse doğanın ve kadının özgürleşmesi de toplumsal bir içerik taşıyor.
 
Kitap hangi gereksinimden doğdu?
Türkiye'de ekolojik ve yeşil hareketin yaklaşık 25 yıllık bir geçmişi var.  Kadınlar tüm bu oluşumlara aktif katkı sağlıyor ve birçoğuna liderlik ediyor.  Siyanürlü altından nükleere, genetiği değiştirilmiş organizmalardan (GDO) suyun özelleştirilmesine karşı çıkışa kadar kadınlar hep ön planda. Ancak ne kadar kendi kimlikleriyle bu hareketler içinde oldukları tartışılır.
Dünya geneline bakarsak tüketim toplumunun yarattığı küresel ısınma, iklim adaleti hareketini ön plana çıkarıyor. Bu ve benzeri küresel hareketler içinde de kadınlar hep aktif ve birçok risk alarak en önde.  Tüm bunlar kadınların bir ekolojik tarih yaratmakta olduğunu gösteriyor.  O halde bunları kayda geçirmek gerekir diye düşündük.
 
Doğada nasıl çeşitlilik varsa bizim kitabımız da öyle olmalıydı. Doğrudan deneyim ve görüş paylaşmanın insanı zenginleştireceğine inandık.   Kendi öykülerini paylaşan insanların dünyayı değiştireceğine inandığımız gibi...  Bu deneyimleri okuyucularla paylaşmanın ve tepkilerini almanın daha da önemli olacağı heyecanıyla bu kitap çıktı.
Aynı zamanda istedik ki, eylem yaparken düşünce üretelim, düşünce üretirken de eylem içinde olalım. Bu aşa herkes tuzunu değişik şekilde koydu ve hamurunu farklı kardı. Ne feminist olmadan ekofeminist olunmaz ne de ekofeminist olmadan feminist olunmaz dedik. Çeşitlilikten dinamizm doğar dedik.  Homojenlik gözetmedik, kendini yeşil, çevreci ve ekolojist olarak tanımlayan kadınların da bu kitapta kendilerini bulmalarını önemsedik.
Katkı verenlerin kendini tanıttığı bölümde kendimize ve doğaya ilişkin çabamızı yansıttık.  Doğal çevrenin korunması için sokaklara nasıl çıktığımızı, kar kış demeden kampanya yürüttüğümüz günleri, bazılarımız ise yabancı ülkelerde aş ve iş bulmaya çalışırken hakim kültür tarafından ötekileştirilenlerden olduğumuzu paylaştık.  Ancak öykülerimiz, deneyimlerimiz ve gözlemlerimiz Avrupa Merkezcilikten ve beyaz adamın aç gözlülüğünden uzakta-Maori kadınlarla olan deneyime yer verdiğimiz bölümde olduğu gibi.
Kitabımız ekolojist, çevreci ve yeşil çevreden daha otesine sesleniyor. Çünkü  patriyarkanın sarsılması yalnızca bu çevrelerden ibaret değil. Yaptığımız bir dizi imza gününde tanık olduğumuz gibi kitabın ekolojik dönüşüm adını sempatik bulup kadın odaklı doğrultusunu tedirginlikle karşılayan erkekler oluyor. Oysa bu kitap aynı zamanda erkekler için de...
Kısacası; ekolojik ve toplumsal bir gelecek istiyorsak endüstriyel kapitalizme karşı kadın ve ekoloji penceresinden direnişte umut var diyoruz.  Yerel, kültürel ve ekolojik çeşitliliği korumada, hiyerarşisiz bir toplum oluşturmada ekolojik feminizme gereksinim var.  Anadolu'da ve dünyanın başka coğrafyalarında binlerce bitki çeşitliliğinin kayda geçirilmesinin ve onları barış ve savaş ortamında yok edenlerin deşifre edilmesinin gerekliliğine inanıyoruz.
 Küresel kapitalizmin (organik endüstri dahil) arazi çevirmeleri gelecekte kadın ve ekoloji hareketini daha da ön plana çıkaracak.  500 yıllık Latin Amerikalı çiftçi örgütü La Via Campesina kızkardeşlerimizin Mali Kadınların Yiyecek Bağımsızlığı Deklarasyonu'nda vurguladığı gibi cinsler arası eşitlik olmadan yeryüzü demokrasisi olamaz! (ED/BB) 
 
* Kadınlar Ekolojik Dönüşümde, derleme, editör Emet Değirmenci, Yeni İnsan Yayınları/ Ekoloji dizisi, 176 sayfa, İstanbul, 2010, 1. Basım (Yazarlar: Ayşe Eren, Nadia Bustillos, Fatmagül Brktay, Filiz Telek, Gamze Göker, Canan Kızılaltun, Arun Shrivastava, Latife Ebru Talum, Pervin Erbil, Seğril Odabaşı, Susan Hawthorn, Zeynep Kadirbeyoğlu, Zübeyde Seven Turan) 

Kadınlar Ekolojik Dönüşümde/ KİTAP

 Ekofeminizm ülkemizde az bilinen ve üzerine az çalışılan bir kavram. Türkiye'den ve dünyanın değişik köşelerinden sadece bu kitap için eline kalem alan kadınlar, mücadelelerini, görüşlerini ve deneyimlerini Emet Değirmenci'nin editörlüğünde, okurlarla paylaşıyor.

Kadınlar Ekolojik Dönüşümde, Türkiye'de 20 yıldır ekoloji hareketlerinin içinde bilfiil bulunan, dünya çapında projelerde çalışmış ve halen Amerika'nın Seattle kentinde yaşayan Emet Değirmenci'nin uzun süren uğraşlarının ürünü. Yıllar içinde biriktirdiği deneyimlerini ve dostluklarını okurlarla paylaşmak isteyen Değirmenci'ye, uluslararası projelerden tanıdığı, değişik coğrafyalardan ve değişik mücadelelerden önemli katkılar geldi.

" ...kadın ve doğanın aynı ataerkil endüstriyel-kapitalist kültür tarafından tahakküm altına alındığını belirtmeliyim. Toplumsal ekoloji felsefesinin kurucusu Murray Bookchin'in belirttiği gibi 'toplumda ilk ortaya çıkan egemenlik ilişkilerinden biri, erkeğin kadın üzerindeki tahakkümü' olduğuna göre kuşaktan kuşağa tekrarlanarak gelen patriarkiyi sökmek oldukça uzun zaman gerektirecektir. Ancak Michel Foucault'nun da belirttiği gibi kadına yönelik toplumsal cinsiyet ayrımı üzerinden gerçekleşen tahakküm ilişkisi biyolojik farklılıklara bağlı değildir. Kısacası biyolojik determinizm ile de cinsler arası bir eşitlik sağlanamayacağını tesbit etmeliyiz. Ayrıca cinsler arası eşitliğin ırk, sınıf gibi değişik karmaşık bileşenleri de içerdiğini göz önünde tutmalıyız."

Azad Taha ile Yaşasın Tuvalet Alışkanlığı

Azad Taha 25 aylık oldu. Aylar öncesinden kendi odasında uyumaya başlaması, sütten kesilmesi, biberonla vedalaşması derken ‘‘tuvalet alışkanlığı için hazırım anne’’ mesajlarını doğru okumuş olmalıyım ki maratona başladığımızda  gaz sancıları ve uykusuzluk sorunlarımızdan daha kolay olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Oğlumun zaman zaman tekrar eden fizyolojik kökenli kabızlık problemini acaba erken mi, acelemi ediyorum gibi psikolojikleştirmeye çalışsam da sabırla çişindeki başarıyı kakasında da elde ettik. Öncelikle babası ile işten izin alacak kişi olarak beni seçtik. Hiçbir konuda egemen ebeveyn rolünü benimsemeyen babası bu konuda da oldukça eşitlikçi ve katılımcıydı. Ardından oğlumla birlikte güzel bir lazımlık, eğlenceli tuvalet kağıtları ve çok güzel külotlar aldık. İçinde tuvalet, çiş ve kaka, bezini çıkarmak vb. kavramların bolca bulunduğu evcilikler oynadık, masallar uydurduk. Azad Taha ile tuvalet kartlarımızın üzerindeki çocuğun yaptıklarını konuştuk. ‘‘Çocuğun çişi gelmiş, tuvalete gitmiş …. Tuvalet kağıdıyla silmiş, ellerini yıkamış  vs.  ’’ Oğlum kısa sürede sanki bir oyun oynanıyor gibi bu işten zevk almaya bile başladı. Yaklaşık bir hafta gibi bir sürenin ardından ben işime oğlumda bakıcımıza döndü. Pek çok lazımlık uygulamalarımız ve aktivitelerimize hafta sonu bakıcımızı da kattığımız için hafta içi onlarda çok başarılı bir gün yaşamışlar. Çok uyumlu ve sevecen bakıcımızda kaka konusunda benim gibi moral bozukluğu yaşasa da Azad Taha'nın tuvalet alışkanlığından çok öncesine dayanan kabızlığının bizi geri adım atmaya ikna etmeyeceğini anladı. Azad Taha şimdi 29 aylık, tuvaletimizden lazımlık gitti yerine  klozet adaptörü ve tabure geldi. Böylece kendini daha büyümüş hissediyor. Aylardır sorunsuz günler yaşıyoruz. Zaman zaman kabızlığı nüks ediyor seyrek olarak da gündüz çiş kaçırmaları yaşıyoruz ancak bu tip şeylerin olabileceğini biliyoruz. Geceleri ise alıştırma külotları ile uykuya dalan oğlum bir ya da iki kez tuvalete kalkarak çoğunlukla güne  kuru başlıyor. 

Zorlu bir parkur daha: Tuvalet Alışkanlığı

Çocuğa bakım verenlerin gaz sancısı, uykusuzluk, diş çıkarma, parkurlarını atlattıklarında sona kalan en zorlu ve önemli aşama tuvalet eğitimi denen aşamadır. Azad Taha ile tuvalet alışkanlığı kazanması sürecimize geçmeden kısaca tuvalet alışkanlığının psikolojideki öneminden bahsetmek istiyorum. Çocuğun bedeninde kendi başına kontrol edebildiği ilk başarısı olan tuvalet becerisini kazanmasına psikolojide de oldukça önem verilir. Freud’un Anal dönem dediği bu evre kabaca 1 yaşından 3 yaşına kadar olan bir dönemi kapsar. Çocuğun o güne kadar hissettiği ebeveyn kontrolü, bağımlı olma duygusu tuvaletinin kontrolünün kendisinde olduğunu keşfetmesiyle bağımlılıktan ayrılma ve bağımsızlık kazanma duygusuna kapı aralar. Her şey yolunda giderse çocuk keşfettiği bu büyük ‘‘kontrol bende ’’başarısından çok zevk alır, tuvalet alışkanlığı çocuğun kaygı ve korku seviyesini azaltır ve gelişen bağımsızlık, bireysellik duygularını güçlendirir.

Çocuğun tuvalet kontrolü performansının ebeveynler tarafından ödülle ya da ceza ile değerlendirildiği bu dönem; çocuk farkında olmadan idin(haz ilkesi) ve süperego'nun (yasaklayıcı, frenleyici) baskısı ve çatışması ile tanışır. Ancak bu dönemde ebeveynlerin sabırsızlıkları ve hatalı davranışlarından kaynaklanan sorunlar yaşanırsa yani her şey yolunda gitmezse, çocukta kaygı, korku ve utanç duyguları  karşı gelme, savrukluk ve pislik, dağınıklık, öfke eğilimler görülebilir. Çeşitli savunma mekanizmaları ve en tipik olarak obsesif-kampulsif bozuklukta görülebilir.
Tüm bu bilgiler ışığında başarılı bir tuvalet alışkanlığı kazandırma sürecinde hem ailelerin hem de çocuğun hazır olması gerekir.

Önce çocuğun hazır olmasından başlarsak;
  • Fiziksel gelişiminde bir gecikme yada gerilik yoksa(refleksler, kas kontrolü)
  • Kaka, çiş, ıslak, kuru, lazımlık sözcüklerini anlamlarını biliyorsa
  • Bezinin kirli olmasından rahatsız oluyorsa 
  • Altının değiştirilmesinden memnuniyetini belli ederse
  • Gün içerisinde bezi 2 saatten fazla kuru kalıyorsa
  • Oyunları ve oyuncaklarında kaka, çiş, tuvalet kelimelerini kullanıyorsa
  • Ebeveynlerinin tuvaleti kullanmaları ile ilgili meraklıysa, sorular yöneltiyorsa

Ailelerin hazır olması;
Çocuğun tuvalet alışkanlığı kazanmaya hazır olması kadar ailenin de bu stresli, özen ve emek isteyen sürece hazır olması çok önemli. Ailenin yaşamında yeni gelişmeler olacaksa(taşınmak, tatil, yeni bir kardeş, hastalık) doğru zamanı beklemekte fayda vardır. Anne babası çalışan çocuklarda tuvalet alışkanlığı kazandırma tam bir program ve mesai gerektirecek kadar organize olmadır. Çocuk kreşe gidiyorsa ya da bakıcıda ise aynı anda birkaç kişinin tuvalet alışkanlığını kazandırmaya çalışması hem kullanılan yöntemlerin farklı olma ihtimali hem de çocuğun bu süreci daha karmaşık bulması açısından uygun değildir. Bu durumda ebeveynlerden birinin işinden izin alarak bu konuya vakit ayırması en uygun olandır. Gelin görün ki Türkiye gibi ülkerlerde doğum izni, süt izni meseleleri bile az ve sorunluyken tuvalet eğitimi izni kimsenin öncelikli konuları arasında değil. Oysa çocuğun bu süreci sağlıklı geçirmesi ve bu temel alışkanlığın psikolojisinde olumsuz deneyimler bırakmadan başarıyla kazanılması için sevdikleri ve güvendikleriyle olmaya ihtiyacı vardır. Şanslı ebeveynlerin şanslı çocukları tuvalet becerisi edinmeyi anne babalarının tatil dönemine denk getirenlerdir. Diğerleri ise ne yazık ki bir tarafta bakıcı, kreş, anneanne, babaanne diğer tarafta işten arta kalan bol stres ve az zamanla tuvalet alışkanlığında bir ileri iki geri zikzakları çizenlerdir.

Azad Taha 2 yaşında



Ve tarih 24 Ağustos 2013 Azad Taha 2 yaşına girdi. Oğlum yaşamımıza girdiği şu kısa sürede ne çok güzellikler getirdi. Bebeklerle ilgili anlatılan gece uykusuzlukları, sosyal yaşam sınırlılıkları, hastalığı, mızmızlığı ya bizim oğlumuzda yok denecek kadar azdı ya da getirdiği güzellikler onları gölgede bırakacak kadar çoktu. Bu yaş gününü yine bir sahilde kutlamak için yollardayız. Kuşadası’na gidiyoruz. Kıbrıs’ın harika denizi gibi olmasa da oğluma kumdan pastasını yapacağız. İyi doğdun, iyi ki bizim oğlumuz oldun. Seninle bizi buluşturan Allah a hep şükrediyorum. Sen harika bir çocuksun. Canım oğlum.


Oğlumu Sütten kesmek

Oğlumu ilk kucağıma aldığımdan beri ikimiz arasında sadece ikimize özel an onu emzirmek oldu. Bu anları hep özel yapmaya çalıştım. Onun rahat olabileceği, keyfinin bozulmayacağı bir ortam hazırlamaya özen gösterdim. Oğlumu hem psikolojik hem de fiziksel ihtiyacından dolayı iki yaşına kadar emzirmeyi planlıyordum. Emzirme sona erince ikimiz içinde bu kadar çok yakın olacağımız bir başka an olmayacaktı biliyorum. Ancak zaman ilerledi oğlum 20 aylık oldu büyüdü hızla. ‘‘Bir anne bebeğini sütten ne zaman keseceğini nasıl bilebilir, nasıl anlar’’ gibi kafamı kurcalayan sorularımın cevabını adeta oğlum bana verdi. Artık vakti gelmişti. Benim iş ve sosyal yaşamım derken Azad Taha'nın sütten kesilmesi için ön hazırlık yapmaya karar verdim. Bebekliğinden beri her ağladığında onu emzirerek susturmak gibi bir kolaycılığı seçmemiş olmanın avantajını yaşadım süreçte.

  • Önce gece beslenmelerini, sonrada, işten hemen sonra bir araya geldiğimiz anlardaki beslenmelerini seyrekleştirdim.
  • Emmeyi talep ettiğinde ilgisini başka şeylere yönlendirdim.
  • Babasının yardım ve desteği bu dönemde arttırdı.
Oğlum çok zor olmayan ve kısa bir sürede duruma alıştı. Zaman zaman huzursuzlaşmak gibi çok anlaşılır tepkiler verse de. Benden daha sabırlı olduğu kesin. Arada bir pes etmeyi düşünmedim değil hani. Sonuçta emzirme  defteri Azad Taha için biraz mızmızlanma benim için ise hüzünle kapanmış oldu. 

 

 
Aşağıdaki link emzirmenin önemine dikkat çeken faydalı bir siteye ait.   

Ekolojik Bir Kreş Hayali




Bakıcı mı kreş mi? yazısında kreşten yana daha olumlu düşünün öğretmenlerin ve diğer çalışanların yeterli olduğu kreşler için geçerli.  Daha bir anne olmadan öğrenci olarak staj yaptığım psikolog olarak ise çalıştığım birkaç kreş olmuştu. Bu nedenle kreşlerin işleyişleri hakkında oldukça fazla bilgiye sahibim. Türkiye yetersiz ve denetlenmeyen kreşlerin bol olduğu bir ülke. Benim bir ekolojik  psikolog anne olarak  bir kreş hayalim var. Henüz böyle bir kreş bulamadım ama arayışlarım zaman zamanda böyle bir yeri ben mi açsam acaba şeklinde gaza gelişlerim var J Öncelikle büyük bir alana üzerinde oyun parkları, çocuklara toprağa sevgiyi ve saygıyı gösterebilecek üretmeye tanık olacakları bostanları, görüntüsünden, kokusundan rahatsız olmadan dokunarak severek besleyecekleri hayvanların yaşadığı kocaman bir  bahçesi olacak. Çocukların günlük  öğünlerini kreşin sevdikleri bostanından, hayvanlarından olacak. Böylece çocukların yemeğe ve besinlere saygıyı fark etmeleri, yedikleri ile sağlıklı ve doğal beslenmeyi bilmeyi, yemek artıklarını ekolojik bir şekilde yine bostan ve hayvanlarla değerlendirilerek çevreye zarar vermemeyi, doğayı korumayı keşfedecekler. Son olarak müfredat takıntısı olmayan, her çocuğun farklı özellikleri olduğunu bilen, çocuğun keşfetmesine fırsat veren sevgi dolu öğretmenleri, bahçıvanları, aşçısı, hemşiresi, psikoloğu, şoförü olan bir kreş hayalim var.